Перевод: с английского на турецкий

с турецкого на английский

bindirmek

  • 1 embark

    v. bindirmek, uçağa yüklemek, yolcu almak, uçağa binmek, uçağa bindirmek, yüklemek, yatırmak, yüklenmek, girişmek, kalkışmak, atılmak
    * * *
    gemiye bin
    * * *
    (to go, or put, on board ship: Passengers should embark early.) binmek
    - embark on

    English-Turkish dictionary > embark

  • 2 bump

    adv. küt
    ————————
    interj. küt
    ————————
    n. çarpışma, çarpma, darbe, yumru, tümsek, sarsıntı, uçağın düzensiz devinimi
    ————————
    v. çarpmak, bindirmek, toslamak, çarpışmak
    * * *
    1. çarpma (n.) 2. çarp (v.) 3. darbe (n.)
    * * *
    1. verb
    (to knock or strike (something): She bumped into me; I bumped my head against the ceiling.) çarpmak, toslamak
    2. noun
    1) ((the sound of) a blow or knock: We heard a loud bump.) çarpma, toslama (sesi)
    2) (a swelling or raised part: a bump on the head; This road is full of bumps.) şişlik; tümsek, kabartı
    3. adjective
    (excellent in some way, especially by being large: a bumper crop.) bereketli, bol
    - bump into
    - bump of

    English-Turkish dictionary > bump

  • 3 clash

    n. çarpışma sesi, gümbürtü, çatışma, uyuşmazlık, ayrılık, uyumsuzluk, çarpışma
    ————————
    v. gümbürdemek, çatırdamak; çatışmak, bindirmek, çarpışmak, çarpmak; uymamak, uyuşmamak, gitmemek, anlaşamamak
    * * *
    1. çarpış (v.) 2. çarpışma (n.)
    * * *
    [klæʃ] 1. noun
    1) (a loud noise, like eg swords striking together: the clash of metal on metal.) şakırtı
    2) (a serious disagreement or difference: a clash of personalities.) çatışma, uyuşmazlık
    3) (a battle: a clash between opposing armies.) çarpışma
    4) ((of two or more things) an act of interfering with each other because of happening at the same time: a clash between classes.) çakışma
    2. verb
    1) (to strike together noisily: The cymbals clashed.) şıngırdamak
    2) (to fight (in battle): The two armies clashed at the mouth of the valley.) çarpışmak
    3) (to disagree violently: They clashed over wages.) anlaşamamak
    4) (to interfere (with something or each other) because of happening at the same time: The two lectures clash.) çakışmak
    5) ((of colours) to appear unpleasant when placed together: The (colour of the) jacket clashes with the (colour of the) skirt.) uyuşmamak, birbirine uymamak

    English-Turkish dictionary > clash

  • 4 foul

    adj. pis, fena, iğrenç, kokuşmuş, bozuk, tıkanmış, çirkin, kaba, hilebaz, hilekâr, hain, dolaşık, karışmış, kurallara aykırı, faul, ağır
    ————————
    adv. kurallara aykırı olarak, çirkin biçimde, kabaca, açık saçık, faullü olarak
    ————————
    n. zor durum, faul, kurallara aykırı hareket, çarpışma (gemi)
    ————————
    v. karıştırmak, bozmak, kirletmek, tıkamak, faul yapmak, çarpmak (gemi), bindirmek (gemi), kirlenmek, pislenmek, dolaştırmak
    * * *
    1. kirlet (v.) 2. bozuk (adj.)
    * * *
    1. adjective
    1) ((especially of smell or taste) causing disgust: a foul smell.) iğrenç
    2) (very unpleasant; nasty: a foul mess.) berbat
    2. noun
    (an action etc which breaks the rules of a game: The other team committed a foul.) faul, kural dışı hareket
    3. verb
    1) (to break the rules of a game (against): He fouled his opponent.) faul yapmak
    2) (to make dirty, especially with faeces: Dogs often foul the pavement.) pisletmek

    English-Turkish dictionary > foul

  • 5 Mount

    n. dağ, tepe, altlık, dayanak, çerçeve, binek hayvanı
    ————————
    v. üzerine çıkmak, bindirmek, çıkmak, binmek, üzerine yerleştirmek, monte etmek, oturtmak, düzenlemek, çerçevelemek
    * * *
    1. monte et (v.) 2. dağ (n.)
    * * *
    (a mountain: Mount Everest.)... dağı

    English-Turkish dictionary > Mount

  • 6 mount

    n. dağ, tepe, altlık, dayanak, çerçeve, binek hayvanı
    ————————
    v. üzerine çıkmak, bindirmek, çıkmak, binmek, üzerine yerleştirmek, monte etmek, oturtmak, düzenlemek, çerçevelemek
    * * *
    1. monte et (v.) 2. dağ (n.)
    * * *
    1. verb
    1) (to get or climb up (on or on to): He mounted the platform; She mounted (the horse) and rode off.) binmek, çıkmak
    2) (to rise in level: Prices are mounting steeply.) yükselmek, artmak
    3) (to put (a picture etc) into a frame, or stick it on to card etc.) koymak, yerleştirmek
    4) (to hang or put up on a stand, support etc: He mounted the tiger's head on the wall.) asmak
    5) (to organize: The army mounted an attack; to mount an exhibition.) düzenlemek
    2. noun
    1) (a thing or animal that one rides, especially a horse.) binek (at)
    2) (a support or backing on which anything is placed for display: Would this picture look better on a red mount or a black one?) çerçeve, destek, altlık
    - Mountie

    English-Turkish dictionary > mount

  • 7 pile up

    birikmek, yığmak, karaya oturtmak, kayalara çarpmak, haşat etmek, karaya oturmak, kaza yapmak, bindirmek
    * * *
    biriktir
    * * *
    (to make or become a pile; to accumulate: He piled up the earth at the end of the garden; The rubbish piled up in the kitchen.) yığ(ıl)mak, birik(tir)mek

    English-Turkish dictionary > pile up

  • 8 plough

    n. saban, pulluk, oluk rendesi, sınıfta kalma
    * * *
    1. saban sür (v.) 2. saban (n.)
    * * *
    1. noun
    (a type of farm tool pulled through the top layer of the soil to turn it over.) saban, pulluk
    2. verb
    1) (to turn over (the earth) with such a tool: The farmer was ploughing (in) a field.) (çift) sürmek
    2) (to travel with difficulty, force a way etc: The ship ploughed through the rough sea; I've all this work to plough through.) güçlükle ilerlemek
    3) (to crash: The lorry ploughed into the back of a bus.) çarpmak, bindirmek

    English-Turkish dictionary > plough

  • 9 ship

    n. gemi, tekne, uzay gemisi
    ————————
    v. gemiye bindirmek, gemi ile yollamak, göndermek, nakletmek, kürekleri içeri almak, yerine takmak, tayfa olarak almak, gemiye binmek, tayfa olmak, su almak (gemi)
    * * *
    1. gemiyle yolla (v.) 2. gemi (n.)
    * * *
    [ʃip] 1. noun
    1) (a large boat: The ship sank and all the passengers and crew were drowned.) gemi, vapur
    2) (any of certain types of transport that fly: a spaceship.) hava aracı
    2. verb
    (to send or transport by ship: The books were shipped to Australia.) gemiyle göndermek
    - shipper
    - shipping
    - ship-broker
    - shipbuilder
    - shipbuilding
    - shipowner
    - shipshape
    - shipwreck
    3. verb
    We were shipwrecked off the coast of Africa.) deniz kazasına uğramak
    - ship water

    English-Turkish dictionary > ship

  • 10 overlay

    n. örtü, kaplama, üst ek sayfa
    ————————
    v. yüklemek, bindirmek, üstünü kaplamak, üzerine sürmek, fazla yüklemek
    * * *
    1. kapla (v.) 2. katman (n.)

    English-Turkish dictionary > overlay

  • 11 crash into

    v. çarpmak, bindirmek

    English-Turkish dictionary > crash into

  • 12 emplane

    v. uçağa bindirmek, uçağa yüklemek, uçağa binmek

    English-Turkish dictionary > emplane

  • 13 enplane

    v. uçağa bindirmek, uçağa yüklemek, uçağa binmek

    English-Turkish dictionary > enplane

  • 14 entrain

    v. trene bindirmek, trene binmek, trene yüklemek

    English-Turkish dictionary > entrain

  • 15 run upon the rocks

    v. kayalara bindirmek

    English-Turkish dictionary > run upon the rocks

  • 16 crash into

    v. çarpmak, bindirmek

    English-Turkish dictionary > crash into

  • 17 emplane

    v. uçağa bindirmek, uçağa yüklemek, uçağa binmek

    English-Turkish dictionary > emplane

  • 18 enplane

    v. uçağa bindirmek, uçağa yüklemek, uçağa binmek

    English-Turkish dictionary > enplane

  • 19 entrain

    v. trene bindirmek, trene binmek, trene yüklemek

    English-Turkish dictionary > entrain

  • 20 run upon the rocks

    v. kayalara bindirmek

    English-Turkish dictionary > run upon the rocks

См. также в других словарях:

  • bindirmek — i, e 1) Bir kimseyi bir şeyin üzerine çıkartmak, oturtmak veya içine yerleştirmek, binmesini sağlamak Kadınlar çocuklarını bayram yerinde bir salıncağa, bir atlıkarıncaya bindirmişlerdi. O. C. Kaygılı 2) e Taşıt, ön tarafından başka bir taşıta… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • deniz bindirmek — denizde birden fırtına çıkmak …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • sahile bindirmek — den. gemiyi içindeki yükü oluşan tehlikeden kurtarabilmek amacıyla bilerek karaya oturtmak …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • inada binmek (veya bindirmek) — iş inada binmek …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • tur bindirmek — sp. atlet, arkasından geleni bir veya daha fazla turla geçmek …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • mündürmek — bindirmek. ll , 197 …   Divan-i Luqat-i it-Türk Dizini

  • bindirme — is. 1) Bindirmek işi 2) Birbiri üzerine gelerek eklenen levha, kiremit, ahşap parçalarının durumu 3) ask. Çıkarma harekâtına katılacak birliklerin, çıkarma yerine gitmek için kendilerine ayrılan deniz araçlarına binmeleri Birleşik Sözler bindirme …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • deniz — is. 1) Yer kabuğunun çukur bölümlerini kaplayan, birbiriyle bağlantılı, tuzlu su kütlesi 2) Bu su kütlesinin belirli bir parçası Marmara Denizi. Karadeniz. 3) Aydaki düzlükler 4) mec. Geniş alan 5) mec. Çokluk, yoğunluk Birleşik Sözler deniz… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • sahil — is., Ar. sāḥil Karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan bölümü, kıyı, yaka, yalı Bir gün, adanın sahilinde, bir soğan yüklü kayık gelip demirledi. S. F. Abasıyanık Birleşik Sözler sahil boyu sahil çizgisi sahil devriyesi sahil kordonu sahil… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • tur — is., Fr. tour 1) Dolaşma Yemekten sonra araba ile tura çıktık. Y. K. Beyatlı 2) Bir sonuca ulaşıncaya kadar yapılan iş 3) Başladığı noktada biten, bir veya daha fazla yere önceden belirlenmiş bir programa göre yapılan seyahat Birleşik Sözler tur… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • terkisine almak — (birini) üzerinde bulunduğu atın sağrısına bindirmek Sonra atlarının terkisine aldılar, benimle beraber kaçtılar. H. Taner …   Çağatay Osmanlı Sözlük

Поделиться ссылкой на выделенное

Прямая ссылка:
Нажмите правой клавишей мыши и выберите «Копировать ссылку»